TEKAMÜL
← Tüm denemeler

Meritokrasi Hipokrasidir!

Mustafa Numan Yılmaz/3 Mayıs 2026/15 okuma/12 dk okuma

Meritokrasi Hipokrasidir! Tarih 12 Nisan 1964 yer Detroit Amerika Birleşik Devletleri ateşli bir hatip The Ballot or The Bullet (Oy ya da Mermi) adlı konuşmasını gerçekleştirmekte ve konuşma alanını dolduran sayısız zenci bütün ilgisini ona yönlendirirken o hatibin ağzından şu cümleler dökülmekte: “ (…) This is American justice! This is American democracy! And those of you who are familiar with it know that in America, democracy is hypocrisy. If I’m wrong, put me in jail. But if you cant prove your democracy is not hypocrisy then don’t put your hands on me! (…)” “(…) İşte Amerikan adaleti! İşte Amerikan demokrasisi! Ve buna aşina olanlarınız bilir ki, Amerika'da demokrasi ikiyüzlülüktür. Eğer yanılıyorsam, beni hapse atın. Ama demokrasinizin ikiyüzlülük olmadığını kanıtlayamazsanız, bana dokunmayın!(…)” An itibari ile tarih 21 Mart 2026 ve bu denememde değerli okuyucuyla paylaşacağım, denememin sonuna kadar temellendirmeye çalışacağım fikrim ise şudur: Meritokrasi hipokrasidir. Kabul etmek gerekir ki herhangi bir kişiyle “Meritokrasi hipokrasidir.” önerisini paylaştığınız takdirde alacağınız tepki kuvvetle muhtemel anlam vermemek olacaktır. Denememle ilgili yorumlarını almayı istediğim kişilerle önerimi paylaştığımda da çoğunlukla insanların meritokrasi ve hipokrasi kelimelerini bilmediğini gözlemledim. Takdir edersiniz ki karşınızdaki kişi sizi anlamadıkça ne söylediğinizin hiçbir önemi yoktur. Bu sebeple denememde öncelikle önerimde kullandığım iki kelimenin anlamlarını açıklayacağım. Meritokrasi Latince “meritum” ve Yunanca “kratos” kelimelerinin birleşmesinden oluşmaktadır. “Meritum” hak edilen şey, liyakat ve başarı anlamlarına gelmekle birlikte “kratos” güç, yönetim ve iktidar anlamlarına gelmektedir. İki farklı dildeki kelimenin birleşimi ile oluşan “meritokrasi” kelimesi ise liyakata dayalı yönetim anlamına gelmektedir. Buna karşılık “hipokrasi” tamamen Yunancadan gelmekte olup İngilizcede ikiyüzlülük yerine kullanılmaktadır. Bu açıklamalara binaen “Meritokrasi hipokrasidir.” Önerisi, liyakate dayalı yönetimin ikiyüzlülük olduğunu savunmaktadır. Peki neden böyle bir şeyi savunayım? Hak eden kişilerin yüksek rütbe ve mevkilerde olması hakkaniyete, sağ duyuya daha uygun değil midir? Yüksek rütbe ve mevkilere torpil, affedersiniz, referans göz önünde bulundurularak atama yapılması daha mı iyidir? Baştan açıklamak gerekir ki aslında problem meritokrasi fikrinin kendisinden kaynaklanmamaktadır. Problem, meritokrasinin uygulanış biçiminden kaynaklanmaktadır. Eğer meritokrasi fikrinin kendisinden hoşlanmasaydım denememin başlığı “Meritokrasi Kötüdür.” Veya “Meritokrasi Yanlıştır.” olurdu. Ancak özel olarak hipokrasi/ikiyüzlülük kelimesini tercih ettim. Çünkü gözlemlediğim kadarıyla, meritokrasiyi uyguladığını iddia eden çoğu kurum bunu tam anlamıyla hiçbir şekilde uygulamamaktadır. Bu durum ise meritokrasinin zıttı olarak kabul edebileceğimiz nepotizmden çok daha tehlikeli ve zararlı bir ortam oluşturmaktadır. Latincedeki nepos yani yeğen kelimesinden gelen nepotizm, yetki sahibi kişinin liyakat yerine akrabalık ilişkilerine göre yetkilerini kullanmak olarak tanımlanabilir. Peki, meritokrasinin yanlış uygulanması nasıl olur da nepotizm gibi açık bir kötü yönetimden daha tehlikeli ve hakkaniyete aykırı sonuçlar doğurabilir? Bu soruyu cevaplandırmak adına meritokrasiyi uygulandığını iddia eden kurumları incelemek gerekmektedir. Bunun için, devlet ülküleri olan, temeli meritokrasiye dayanan Amerikan Rüyası’nı gerçekleştirmeye çalışan Amerikan müesseselerine, hassaten Amerikan üniversitelerini mercek altına alalım derim. Amerikan Üniversitelerinde Meritokrasinin Uygulanışı Meritokrasi uyguladığını iddia eden kurumların ne kadar ikiyüzlü olduğunu ve bu durumun ne kadar tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini anlamak adına Amerikan üniversiteleri incelendiğinde, bu kurumların lisans seviyesinde öğrenci kabul ederken çeşitli kıstaslara baktığı görülmektedir. Lisenizde çok başarılı bir öğrenci olmanız Amerikan üniversitelerine girişte dikkate alınan standart sınavlardan olan SAT sınavında ülke çapında yüksek bir skor almanız istediğiniz üniversiteye girmek için yeterli olmayacaktır. Sadece yazılı sınav sonuçlarına bakılarak en iyi okullara öğrenci kabul edilmesi hakkaniyete uygun olmazdı, değil mi? Amerikan üniversiteleri de böyle düşünmekte ve yazılı sınav sonuçlarınız, akademik başarılarınızın yanında sizden çeşitli şeyler talep etmektedirler. Öncelikli olarak her üniversite, başvurunuzda sizden bir Personal Essay (kişinin hayat hikayesini, yaşadığı zorlukları, kendi değerlerini ve motivasyonunu paylaştığı bir deneme) yazmanızı ister. Doğrusunu söylemek gerekirse burada doğru bir cevap yoktur. İşte tam da burada artık subjektif değerlendirme aşamasına geçiş yapmış bulunmaktayız. Bu andan itibaren ne kadar iyi akademik başarınız olursa olsun bu durum tek başına yeterli olmayacaktır. Üniversite başvuru kurulu sadece denemenizi yeterli bulmayarak sizi Harvard’a uygun görmeyebilir ve maalesef bu konuyla ilgili değiştirebileceğiniz herhangi bir şey yoktur. Kaldı ki size gönderilen ret mailinde hangi gerekçelerle reddedildiğiniz yazmaz. Reddedilme gerekçenizi de bilmeden bir sonraki başvuruda neyi düzeltmeniz gerektiğini bilemezsiniz. Ancak subjektif değerlendirme bunla da kalmaz. Okul sizden ek denemeler talep edebilir. Bu denemelerde neden bu okulu tercih ettiğiniz, topluma nasıl katkı sağlayabileceğiniz, en büyük merakınızın ne olduğu gibi sorulara cevap verilmeniz beklenebilir. Yüksek ücretlere denk gelen profesyonel bir danışmanlık almadan da herhangi bir başarılı çocuk bu denemelerde neler yazması gerektiği konusunda fikir sahibi olmayacaktır. Kendinizi çok güzel ifade ettiğiniz, başvurduğunuz okulun hedefleriyle paralel motivasyonlarınızı paylaştığınız bir deneme yazsanız da bu da yeterli olmayacaktır. Halen dereyi geçmiş sayılmazsınız. Çünkü başvuru kurulları tarafından dikkate alınan başka kıstaslar da vardır. Bunlardan bir tanesi torpil mektubudur -özür dilerim- referans mektubudur. Tahmin edeceğiniz üzere, başvuru kurullarında dikkate alınabilecek bir kişi tarafından referans mektubunuzun var olması halinde diğer başvuranlara nazaran çok daha önde olursunuz. Akademik olarak başarılı ancak anne babası memur olan bir kişinin ise bu tarz bir referans mektubunu sunma ihtimali ise oldukça şüpheli. Daha doğru bir ifadeyle, bu tarz referans mektupları sadece zengin veya statü sahibi ailelerin çocuklarının sunabildiği ve avantaj sağladığı mektuplar olmaktadır. Tabii ki de komşunuz ve lise öğretmeninizin yazdığı bir referans mektubunu da başvuru kuruluna sunabilirsiniz. Bu şekilde, insanların tebessüm etmesine vesile olursunuz. :) Meritokrasiyi baltalayan kıstaslar bunlarla kalmamaktadır. Başvurularda öğrencinin sportif faaliyetleri de göz önünde bulundurulmaktadır. Kimi öğrenciler vardır ki akademik başarıları o kadar iyi olmasa da çok iyi birer atletlerdir ve onların da bu değerli üniversitelere girmeleri, çok daha hakkaniyet uygun olandır, değil mi? Amerikan üniversitelerin başvuru kurulları da böyle düşünüyor olmakta ancak uygulama yine imkanları az olan çocuğun aleyhine işlemektedir. İki çocuk düşünelim. Birisi düşük gelire sahip bir ailede doğan başarılı bir çocuk olsun. Bu çocuğun kendini geliştirebileceği spor dalları yatırım gerektirmeyen futbol, basketbol vb. spor dallarıdır. Bu spor dallarının ise en yaygın olmasından ötürü başvurusunda kendisini öne çıkaracak bir ölçüt olarak değerlendirilmesi ise oldukça zordur. Çünkü söz konusu sporda öne çıkması ve akademik hayatta rekabetçi seviyede başarılı olması imkansıza yakındır. Yüksek gelire sahip bir ailede doğan çocuk ise sadece başlaması dahi oldukça yatırım gerektiren yelken, kürek, lakros, golf, eskriö gibi sporlara ailesi tarafından erken yaşlarda yönlendirilmektedir. Rekabetin oldukça az olduğu çünkü kimsenin yapmadığı bu sporlarda az buçuk geçmişe sahip olan öğrenciler ise kendilerine nazaran daha yüksek akademik başarılara sahip öğrencilerin önüne geçmektedir. Ancak doğrusunu (!) söylemek gerekirse sadece akademik başarıya odaklanarak öğrenci kabul edilmesi doğru olmazdı değil mi? Okuyucu belki de bu subjektif değerlendirmelere doymuş olabilir ancak paylaşmadan edemeyeceğim bir diğer uygulama ise mezun ailesi ayrılacağı şeklinde açıklayıcı bir şekilde çevirebileceğimiz legacy admission’dır. Legacy admission (mezun ailesi ayrıcalığı), bir üniversiteye başvuran adayın ebeveynlerinden (bazı durumlarda büyükanne-büyükbaba gibi yakın akrabalarından) birinin aynı üniversiteden mezun olması hâlinde, başvuru sürecinde bu bağın aday lehine ek bir değerlendirme unsuru olarak dikkate alınmasıdır. Yukarıda şu ana kadar anlattığım subjektif değerlendirmeler yeterli olmayacak ki Amerika’daki üniversiteler açık açık nereden geldiğinize bakarak sizi okula kabul edip etmemektedir. Bu noktada kafanız karışmasın diye açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum: söz konusu legacy admission, başvurularda en uygun (!) adayı bulma amacıyla uygulanmaktadır. 2014–2019 verilerine bakıldığında, Harvard’a yapılan legacy admission başvurularının yaklaşık %33’ünün kabul edildiği görülmektedir . Yani üç başvurudan biri kabul edilmektedir. Bu oran öylesine yüksektir ki, liyakatten söz edildiği her yerde insanın ister istemez gülmemek için kendini zorlaması gerekir. Aynı dönemde genel kabul oranının yalnızca %5 civarında olduğu düşünüldüğünde ise tablo artık tartışma götürmez biçimde ortaya çıkmaktadır: Bazıları için Harvard bir “başarı hikâyesi”, diğerleri içinse yalnızca iyi hazırlanmış bir aile geleneğidir. Verinin trajikomik boyutunu daha görünür kılmak adına basit bir karşılaştırma yeterlidir: an itibari ile League of Legends Türkiye sunucusunda platin seviyesine ulaşmak, ailesinde Harvard mezunu bulunan birinin Harvard’a kabul edilmesinden daha zordur. Bir başka ifadeyle, oyunda yükselmek için gerçekten oynamak gerekir; Harvard’a girmek için ise bazen yalnızca doğru ailede doğmak yeterlidir. The Washington Post’ta yayınlanmış bir makaleye göre , Harvard Üniversitesi’ndeki öğrencilerin %45’inin yıllık geliri 200.000 doların üzerinde olan ailelerden geldiği tespit edilmiştir. Bu durumu daha somut biçimde ortaya koyan verilerden biri, elit üniversitelerdeki öğrenci profilinin toplumun gelir dağılımıyla örtüşmemesidir. Nitekim yapılan araştırmalar, toplumun yaklaşık yarısını oluşturan alt %50 gelir grubundan gelen öğrencilerin bu üniversitelerde yalnızca %10 civarında temsil edildiğini göstermektedir. Bu durum, teorik olarak herkese açık olduğu iddia edilen bir sistemde, fiilen belirli bir sosyoekonomik kesimin belirgin şekilde avantajlı olduğunu ortaya koymaktadır. Zira eşit fırsatların gerçekten mevcut olduğu bir düzende, alt gelir grubunun da benzer oranlarda temsil edilmesi beklenirdi. Oysa mevcut tablo, bireysel başarıdan ziyade başlangıç koşullarının belirleyici olduğunu; dolayısıyla meritokrasi iddiasının pratikte ciddi ölçüde aşındığını göstermektedir. Bu veriler yüzlere tokat gibi çarptıktan sonra, bazı Amerikalılar nihayet şu soruyu sormaya başladı: Amerikan Rüyası’na ne oldu? Belki de bu soruya verilebilecek en isabetli cevap, gelmiş geçmiş en çarpıcı eserlerden biri olarak görülen Watchmen’in yaratıcısı Alan Moore tarafından, The Comedian karakteri üzerinden çoktan verilmişti: “What happened to the American Dream? It came true. You are looking at it…”. (“Amerikan Rüyası’na ne mi oldu? O gerçekleşti. Şu an ona bakıyorsun…”)

Amerikan Üniversiteleri Neden İkiyüzlü? Şu ana kadar Amerikan üniversitelerinde uygulanan başvuru değerlendirmelerinin çifte standarda sahip olduğunu, zengin ve elit kesimden gelen kişilerin sisteme çok daha kolay kabul edildiğini gördük. Peki en baştan neden başvuru alıyorlar? Başta elitler zümresi olarak bir yer inşa edip dışarıdan alımı yasaklayamazlar mı? Sonuç olarak kendi paralarını istediği şekilde harcayabilirler. Ancak doğrusunu söylemek gerekirse meritokrasiyi iki yüzlü bir şekilde uygulamaları onlar için bir kazan/kazan durumu oluşturmaktadır. Az önce dile getirilen soruları cevaplandırmak için iki üniversite düşünelim. Bir tanesi (A) Üniversitesi. Bu üniversite nepotizme inanıyor, fakir ailelerden gelen çocuklara kendi parasıyla eğitim vermek istemiyor ve kendisine gelen başvuruları sadece başvuran kişinin sahip olduğu bağlantılara ve malvarlığına göre değerlendiriyor. (B) Üniversitesi ise meritokrasiye inandığını ifade etmekle birlikte meritokrasiyi asla layıkıyla uygulamıyor, dünyanın en iyi öğrencilerini seçmekle birlikte meritokrasiyi uygulamayı hedeflediğini ifade ederek çeşitli subjektif kriterleri gerekçe gösterip mezunlarının ve bağışçılarının çocuklarını da kabul ediyor. Bu sebeple insanlar sadece hak eden kişilerin (B) Üniversitesi’ne girdiğini ve (B) Üniversitesi mezunlarının hepsinin nitelikli insanlar olduğunu düşünüyor. Sizce (A) Üniversitesi’nin mezunları mı toplum tarafından değer ve saygı görür yoksa (B) Üniversitesi’nin mezunları mı? (A) Üniversitesi açık bir şekilde nepotizmi uyguladığı için bu üniversiteden mezun kişiler ne kadar mal varlığına sahip olursa olsun toplum tarafından kabul görmeyecektir. Ancak (B) Üniversitesi’nden mezun kişi bir nevi sahip olduğu malvarlıklarını meşrulaştıracaktır. Baba ister uyuşturucu mafyası olsun, ister insan kaçakçısı olsun ister yolsuz bir politikacı olsun çocuğu bir Harvard mezunu olacak ve bağışlarla girdiği okulun diploması ile toplumda yüksek rütbeli yerlere gelecektir. Toplum ise bunu hakkaniyete aykırı göremeyecek çünkü kişi Harvard mezunu olacaktır. Sonuçta dünyanın girmesi en zor üniversitesinden mezun olmuş bir kişinin liyakatini nasıl sorgulayabilirsiniz ki? Bu tarz üniversiteler (Ivy League vb.) aracılığıyla, zenginler ve elitler statülerini meşrulaştırmaktadır. Ve bu üniversitelere giden her zeki kişi de bu kişilerin statülerini meşrulaştırmalarında yardımcı olmaktadır. Çünkü en zeki kişiler oraya gitmedikçe o okuldan mezun olmak değerli olmayacaktır. Zaten tam da bu sebeple bahsedilen kurumlar tam anlamıyla nepotizm uygulamamaktadı. Çünkü fakir de olsa SAT’den yüksek sonuç yapmış kendi başına birkaç dil öğrenmiş ve yüksek hedefleri olan hırslı kişiler tam da bu kurumların istediği öğrenci tipi. Hem hırslı olmalarından ötürü ödül için her şeyi yapacaklardır hem de somut değerli şeyler ortaya koyacakları için o okuldan mezun olma olgusunu değerli kılacaktır. Meritokrasinin yanlış ve ikiyüzlü uygulanması ile de bu okulu aslında hiçbir şekilde hak etmeyen kişiler bu okuldan mezun olacak ve her ne şekilde elde ettikleri belli olmayan malvarlıkları ve statüleri meşrulaşmış olacaktır. Birkaç nesil sonra ise uyuşturucudan, fuhuştan, hakkaniyete aykırı kabul edilen yollardan elde ettikleri malvarlıkların haklı gerekçesi, bu sefer Harvard mezunu olmak olacaktır ve toplum da bu adamların sahip oldukları bütün malvarlıklarını ve statülerini hak ettiklerini düşünecektir. Malvarlıklarınız ve sahip olduğunuz statüyü aklamak/meşrulaştırmak için ne güzel bir yol, değil mi? İşte tam da bu sebeple meritokrasinin yanlış/ikiyüzlü uygulanması nepotizmden çok daha kötü ve tehlikelidir. Nepotizm, ikiyüzlü bir şekilde uygulanan meritokrasiden çok daha iyidir ve gördüğüm kadarıyla meritokrasiyi doğru bir şekilde uygulan kurum oldukça az olduğundan ötürü neredeyse distopik bir dünyada yaşamaktayız. Ne Yapmalı? Peki ne yapmalı? Denememin sonunda hem toplumsal hem de bireysel düzlemde bazı önerilerde bulunma cüretini göstereceğim. Toplumsal düzlemde, kanaatimce atılması gereken en temel adım, paralı eğitimin bütünüyle ortadan kaldırılmasıdır. Harvard örneğinde, sadece parayı verip öğrenime hak kazanmak mümkün olmamakla birlikte uygulamada okula harcanan bağışların başvurularda etkili olduğu gözler önündedir. Buna karşılık Türkiye’deki özel üniversite düzeni, “parayı veren düdüğü çalar” söylemini açıkça savunmaktadır. Belirli bir ekonomik güce sahip olanlar, akademik yeterlilikleri tartışmalı olsa dahi bu kurumlara erişebilmekte ve mezuniyetle birlikte ciddi bir statü kazanabilmektedir. Özellikle Koç ve Sabancı gibi üniversiteler, bir yandan yüksek başarı dilimlerinden öğrenci alarak akademik meşruiyetlerini oluştururken, diğer yandan ekonomik imkânı olan öğrenciler için alternatif bir giriş kapısı sunmaktadır. Bu ikili yapı, sistemin görünürde liyakat temelli, gerçekte ise sınıfsal ayrıcalıkları yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşmesine yol açmaktadır. Ayrıca bu üniversitelerden mezuniyetin, köklü devlet üniversitelerine kıyasla daha erişilebilir olması da bu yapının sürdürülebilirliği açısından işlevsel bir unsur hâline gelmektedir. Bu nedenle, yalnızca “parayı verip üniversiteye girme” pratiğinin ortadan kaldırılması zorunludur. Ancak bu tek başına yeterli değildir. Zira başvuru süreçlerinde kullanılan çeşitli subjektif kriterler, görünürde eşitlikçi bir sistem kurulmuş izlenimi yaratırken, gerçekte keyfiliğe ve çifte standarda zemin hazırlayabilmektedir. Bu sebeple, değerlendirme ölçütlerinin mümkün olduğunca objektif, şeffaf ve denetlenebilir hâle getirilmesi gerekmektedir. Sonuç olarak, eğitim sisteminin hem ekonomik ayrıcalıklardan arındırılması hem de sürecin özünde liyakat ilkesine dayanacak şekilde yeniden yapılandırılması kaçınılmazdır. Aksi hâlde mevcut düzen, fırsat eşitliği iddiasını taşımaya devam etse de, pratikte eşitsizlikleri derinleştiren bir mekanizma olmaktan öteye geçemeyecektir. Bireysel olarak size yapacağım öneri ise şu: Eğer gerçekten Harvard’a, Stanford’a, Columbia’ya girecek kadar değerliyseniz bu okullara hiçbir şekilde ihtiyacınız yoktur. Oyunu kurallarını koyan kazanır ve oyunun kurallarını güçlü olan koyar. Mevzu tam olarak bu iken neden oyunu kurallarına göre oynayalım ki? Hele de onlara ihtiyacımız yokken. Eğer zaten değerliysek ve kendi başımıza bir şeyler yapabilecek isek neden onların kabulünü arayalım? Neden onların etiketini üzerimize alarak o etiketi özel olarak dağıttığı kişilere değer katalım? Eğer Harvard’ın özel olarak etiket dağıttığı kişilerden değilsek oyunu kurallarına göre oynayıp içeri girsek dahi hiçbir zaman tam anlamıyla kazanamayacağız. Çünkü bu kurallar sadece giriş için geçerli değil. Devamı da gelecek. Onlar her senaryoda kazanacak iken biz ise çok iyi performans göstermemize karşılık çok az bir ödül alacağız. O halde oyunun kurallarını koyan kişilerle oyunu oynamayı reddetmeli ve gerçek meritokrasiyi uygulayan kendi kurumlarımızı oluşturmalı, kendi kurumlarımızı değer vermeliyiz. Çünkü her ne kadar bütün dezavantajlara rağmen geri zekalı zenginleri geçip o Harvard’a girsek de aslında o kadar çalışma sonucu zenginlerin kendi statülerini meşrulaştıran ve onlar için çok meritokratik (liyakate uygun) bir köle olacağız. Hitabeti ile oyunun kurallarını koyanları uykularından uyandıran, oyunu onların koyduğu kurallara göre oynamayı reddeden o ateşli hatibin 12 Nisan 1964’te Detroit Eyaleti’nde söylediğini bugün ben söylüyorum: “Eğer yanılıyorsam, beni hapse atın. Ama meritokrasinizin ikiyüzlülük olmadığını kanıtlayamazsanız, bana dokunmayın!”

-Mustafa Numan Yılmaz